Osmanlıda Ateşli Silahlar

(1/1)

alternatif:
OSMANLI’DA ATEŞLİ SİLAHLAR
 

GİRİŞ
Osmanlı İmparatorluğu 1299’dan 1918’e kadar olan süreç içerisinde Söğüt bölgesinde doğup geniş kıtalarda söz sahibi olan imparatorluk sürecine kadar yükselebilen bir devlet olmuştur. Bu gelişim ve genişleme siyasetinde bünyesinde etnik, dini ve kültürel bakımdan birçok farklı unsurdan milletleri de barındırmıştır. Aynı zamanda bu karışıklıktan çıkacak problemlerden ve coğrafi bakımdan sorunlu bir bölgede olmasına rağmen uzun ömürlü ve en geniş sınırlara sahip imparatorluklardan birisi olmuştur. Bu imparatorluk niteliği kazanmasında da; köklü Türk geleneği, ordu-millet kavramı ve Türk tarihinin başlangıcından beri üstünlüğünü koruyan askeri teknoloji ve bu teknolojinin ürünleri olan silahlar yardımcı olmuştur.

Osmanlı Devleti gerek eski Türk devletlerinden gelen askeri tecrübe ve teçhizat anlayışı gerek askeri teknolojilerin takibi ve gerekse bu teknolojilerin üretimi konusunda dengeyi çok iyi korumuş çağın gereksinimlerine ayak uydurarak Osmanlı Devleti’ni dış etkilerden korumuş muasır bir seviyeye yükseltmiştir. Silah kavramı milliyet düşüncesinin dışında insan olarak yaratılmışımızdan bu yana hayatın her bölümünde bazen düşünce bazen ürün olarak bizimle yaşamıştır. İlk çağlardan günümüze gelinceye kadar olan devrede insanlar kendilerini dış güçlerden korumak gayesi ile ilkel olarak başladıkları savunma araçlarını geliştirmişlerdir. Osmanlı içerisinde de ilk dönemlerden itibaren silah kavramı olup ateşli silahlar ve teknolojisi takip edilmiştir. Osmanlı’nın İstanbul’un fethi sırasında Fatih Sultan Mehmed’in döktürmüş olduğu toplar sayesinde İstanbul’un alınması ve bu topların ve ateşli silahların dünya siyasetini değiştirmesi bunun önemini gösterir. Osmanlı Devleti’nde kuruluş padişahlarından itibaren diğer padişahlarda ateşli silahların önemini kavramış çeşitli bölgelerde baruthaneler, tophaneler, silah üretim fabrikaları kurmuş buna desteklerini esirgememişler hatta dışarıdan bu konuda uzmanlar dahi getirtilmiştir.

Osmanlı ateşli silahları kullanımı barutun icadıyla Çinlilerden barut imalatı öğrenilmiş zamanla topçuluk gelişmiş buna paralel topun kullanımı zor olmasından dolayı tüfek daha da küçültülmüş tabanca ve zamanla bunlarda geliştirilerek Osmanlı içinde kullanıla gelmiştir.

 BİRİNCİ BÖLÜMATEŞLİ SİLAHLAR1. ATEŞLİ SİLAHLAR TARİHİ
Önce barutun sonra topun icadıyla ateşli silahlarda önemli adımlar atılmıştı. Bu gelişmeler ülkeler arasındaki savaşların seyrini değiştirmiş ve zamanla kale kuşatmalarını etkilemiştir. Öte yandan top, meydan savaşlarında da kullanılarak en tehlikeli silah olmuştur. Top, savaşlarda da yüksek sesiyle de düşman üzerinde etkili oluyordu. Topun küçük modeli tüfek de sonraki devirlerde gündeme gelmiştir. Tüfek de kısa zamanda önem kazanmış ve ülkeler arasında süratle yayılmıştır. Bu iki ateşli silahın teknolojik bakımdan gelişmesi XVI. yy. sonundan itibaren hızlanmıştır. Ancak topun hem önem kazanması ve hem de teknolojik bakımdan hamle yapması hiç şüphesiz İstanbul’un fethidir[1].

Ateşli silahların kullanılmaya başlaması ve bunların muharebe ve muhasaralarda etkisinin görülmesi, bütün devletleri bu tür silahlara sahip olmak için çaba göstermeye sevk etmiştir[2]. Dünyada ve Avrupa’da sanayileşme hareketlerinin tek bir merkezden yönetilmemiş yeni teknolojiler çok sıkı bir şekilde korunmuştur. Sanayi, teknoloji alanındaki gelişmelerin ve yeniliklerin İngiltere’de ortaya çıkmış olması tesadüf değildir. İngiltere’nin madeni parçalar imalindeki güçlüğü torna tezgahıyla ortadan kaldırılmasıyla beraber bu konuda büyük bir patlama yaşanmıştır[3]. Avrupa’da 1841 yılından itibaren silahlar süratle geliştirilmeye başlandı. O vakte kadar kullanılmakta olan çakmaklı tüfeklerin iki büyük mahzuru vardı. Birincisi, yağmurlu havada ıslanmaları halinde ateş almamaları diğeri de barut gazı kaybettikleri için mermi hızının zayıf olması idi. 1841’de kapsüllü tüfeklerin icat edilmesi ile bu mahzur ortadan kalktı. Fakat kısa bir müddet sonra şişhane denilen milli ve yivli tüfekler icat edildi. Kapsüllü tüfekler yuvarlak mermiyi üç dört yüz hatve mesafeye vardığı halde şişhanelerin sivri kurşunları iki bin hatveye kadar gitmekte idi[4]. Barutun eski bir zamanda icad edilmiş ve muhtelif milletler tarafından harb aracı olarak kullanıldığı bilinmektedir. Çinliler 1239 M. yılında barutla kullanılan ilk ateşli silahı icad etmişlerdi bu silah uzun bir bambu ağacından yapılmış baruttan ibarettir. Barut ve mermi, bu boru içine konan ateşlenir içindeki mermi büyük bir alev ve gürültü ile borudan çıkardı. 1320 tarihli elyazması bir esere göre de, Arapların kullandıkları “madfa” isimli ateşli silah da ağaçtan yapılmıştı. Bu her iki cins top Bizanslılar tarafından biliniyordu ve muhtemelen bunlar vasıtasıyla XII. yüzyılın ikinci yarısında bu silahlar, Batı Avrupa’da kullanıma başlamıştır.

Fuller’e göre: Roger Bacon tarafından kendi laboratuvarında keşfedilen ve 1249’dan önce ilk formüllü yayınlanmış bulunan barut; 7 kısım güherçile, 5 kısım odun kömür, 5 kısım kömürden ibaretti.

Barutun patlamasından faydalanılarak madenden bir boru (namlu)dan bir merminin atılmasını ilk defa kim düşündü, bunu kimler bilmiyor. Fakat öyle görülüyor ki, top konusu ile ilgili en eski belge, 1304 tarihinde ve Arap dilinde yazılmış bir eserdir. Bu konu ile ilgili diğer belgelerden ikisi “Gand” şehrine aittir ve 1313-1314 tarihlerini taşımaktadır. Görünüşe göre bu ilkel silahın ilk defa 1324’de Meç muhasarasında 1327’de İskoçya’da Eduard III. tarafından kullanıldığı anlaşılıyor. Bir de 1339’da ilk defa olarak, aynı zamanda ateş edilebilen bir kaç demir namlulu diğer bir silah kullanıldığı anlaşılmaktadır. 1340’da Augsburg’da baruthane olduğu, 1346’da kale muhasarasında top kullanıldığı ve taş mermiler atıldığı 1391’de demir mermiler çıktığı, XIV. yüzyıl sona ermeden önce bu konuda gelişmenin, o derece çabuk olduğu ve 60 santimetre çapında taş gülle atan top yapmak mümkün olduğu bilinmektedir. 1364’de ilk defa hafif toplar ortaya çıkmış ve genel bir mahiyet almıştı. Bunlar insan tarafından taşınıyor ve kullanılıyordu.

Çoğu henüz tekemünül  etmemiş olan ateşli silah ve vasıtalar, bunların gelişmesi hakkında fikir verebilir. 1382’de el bombası, 1405’de dumanlı gülle ve tavikli fitil, 1410’da misket kutuları, 1429’da dane barut, 1400-1450’de peşrev, 1450’de arkebüz (XIV. yüzyıla kadar kullanılan bir çeşit tüfek), XII. yüzyılın ortalarına doğru Hülağü Han, Bağdat’ı muhasara ve istila eylediği vakit barut gibi bir maddeyle bir nevi ateşli harb araçları kullanmıştır. Eski Askeri Müze Rehberi’nde Alman generali Ristov’un: “Tarih-i Esliha”sına atfen kaydedildiğine göre, Avrupa’da 1363 M = 765 H, 1378 M. = 780 H, 1381 M = 783 H ve 1382 M.= 784 H. yıllarında cereyan etmiş çeşitli muharebelerde az olmakla beraber ateşli silahlar kullanılmıştır[5].

 2. ATEŞLİ SİLAHLAR VE İSLAM ÜLKELERİNİN DURUMU
İslam dünyasında ateşli silahların kullanımında özel bir yeri olan Memluklar ve İranlılar, Avrupa devletlerinden silah almakta ve her ikisi de Osmanlılar gibi bu silahların yapımı için Avrupalı usta, teknisyen ve mühendislere de öğreterek geliştirmeyi sağlamada Osmanlılar kadar başarılı olamadıklarından, mücadelelerde, Osmanlılara karşı kaybettiler. Osmanlı Devleti ise, ateşli silahların ilk olarak geliştiği Orta Avrupa ve Balkanlara yakın olmanın ve hatta bunların erken zamanlarda fethetmenin ve diğer yandan bölgedeki madenlere sahip olmanın avantajını çok iyi bir şekilde değerlendirilmiş ve neticesini almıştır.

1509’da Memluklu Sultanı Kansu Gavri, Portekizliler ile Kızıldeniz’de savaşmak için gerekli donanma malzemesini ve ateşli silahı Osmanlı Devleti’nden istemiştir. Osmanlı Devleti de, 1511 yılında 400 top, 40 kantar barut ve bir miktar bakırdan oluşan bir yardım yaparak Memlukluları Hıristiyan Portekizlilere karşı desteklemiştir. Bu yardımlar arasında gemi yapım malzemesinin yanında asker ve arkebüzlerde bulunmaktaydı. Diğer taraftan İslam dünyasında ateşli silahların kullanımında önemli bir yeri olan Memluklar, Kansu Gavri devrinde bir reform teşebbüsünde bulunmuşlarsa da Ridaniye’de, Osmanlılar karşısında mağlup olmaktan kurtulamamışlardır.

Osmanlılar, Habeşistan’daki Müslüman lider Sultan Ahmed Gran’a 1527 ve 1542 yıllarında bölgedeki Hıristiyan lider ve onun destekçisi Portekizlilerle savaşmak üzere birçok ateşli silah ve top yardımı yapmıştır. Sumatra’da Osmanlı sultanı adına hutbe okuyan Açe Sultanı’na da Hollandalılar ve Portekizlilerle savaşması için gönderilen yardım gemileri İstanbul’da yola çıkmış, ancak Yemen isyanı sebebiyle bu yardım yerine ulaşmamıştır. Bunun yerine Osmanlılar, bir grup top yapıcısını Açe’ye göndermişlerdir. Bu top ustaları, burada 200 kantal bronz top dökerek Mallaka’da Açe Sultanı’nın Portekizlilerle savaşında muvaffakiyetini sağlamışlardır.

Hindistan’da Osmanlı topçularının ayrı bir yeri ve önemi vardı. Sultan Bahadur Şah’ı emrinde çalışan Selman Bey’in yeğeni Mustafa Bayram, Rumi Han ve kölesi Hoca Sefer Selman’da Hüdavend Han ünvanlarını almışlar ve bu bölgede oldukça büyük üne kavuşmuşlardır. Kanuni Sultan Süleyman (1520-1566) tarafından Hind Şahı’nın isteği üzerine oraya giden İstanbullu Hüseyin Han’ın dökmüş olduğu Maliki Maidan adli 42 ton ağırlığındaki bronz top 1685 yılına kadar kullanılmıştır.

İran Safevileri ise Osmanlı akınlarına karşı koyabilmek için 1548 yılında Portekizlilere bir anlaşma yaparak onlardan ateşli silah aldı. Daha önce de Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan, Venediklilerden top ve ateşli silah ile birlikte bunları kullanacak kişileri kendi ordusuna dahil ettiyse de, 1473 yılında Fatih ile yaptığı Tercan Savaşı’nı, Osmanlı silahlarının üstünlüğü sebebiyle kaybetti. Yine 1514’teki Çaldıran Savaşı’nda her iki tarafın güçleri eşit olmasına rağmen, üstün silah gücü sayesinde Osmanlı ordusu galip gelen taraf oldu. Bu neticelerden sonra 1528 yılında Safevi Sultanı Şah Tahmasib İngiltere’den silah ve malzeme getirmeye başlarken, bir taraftan da “Rumlu Tüfenkçiler” denilen, tamamı Osmanlı Türklerinden oluşan tüfenk kullanan bir grup kurdu.

Osmanlıların askeri yardım gönderdiği diğer bir Müslüman devlet Afrika ülkesi olan Bornu Devleti’dir. En parlak dönemini May İdrik Elevma döneminde yaşayan ve gücünü İslam’ın çevreye yayılması için kullanan bu devlet lideri, 1576 yılında III. Murad’a bir elçi göndererek itaat bildirdi ve Osmanlı Devleti’nden askeri ve teknik yardım istedi. Trablusgarb Beylerbeyliği vasıtasıyla yapılan yardımda birçok tüfek ve tüfekçi gönderilmiştir. Elevma, bu yardım sayesinde, çakmaklı tüfenklerle donatılmış bir ordu kurmuştur.

Baştan beri verdiğimiz örneklerde görüldüğü gibi Osmanlılar, İstanbul’un fethini müteakip çok sayıda ateşli silahlarla mücehhez bir ordu kurarak dünya devletleri arasında ciddi ve caydırıcı bir güç halini almaya başlamışlardır. Bu gücü onlara sağlayan faktörlerden birisi olan ateşli silahlardaki üstünlükleri sayesinde batıdaki ve doğudaki düşmanlarına karşı pek çok mücadelede muvaffak oldular. On yedinci asrın ortalarına kadar hiçbir İslam ülkesi ateşli silah teknolojisinde Osmanlıların gücüne erişememiştir. Avrupa devletleri ise Osmanlıları yakalamaları ancak bu asrın başlarında gerçekleşebilmiştir. Çağın savaş teknolojisini çok iyi takip eden ve bunu en iyi şekilde kullanan Osmanlılar, bu teknolojinin Müslümanların dünyanın dört bir yanına muvaffak olmaları adına kullanılmasında elinden gelen yardımı esirgememiştir. Bir tarafta kendisi Avrupalı düşmanları ile çarpışırken, bir taraftan da, Afrika’dan Sumatra’ya, oradan Asya’nın ve Hindistan’ın ortalarına kadar hakimiyetleri dışındaki çok büyük bir coğrafyaya ateşli silah ve asker yardımı yaparak Müslüman devletleri gayrimüslim düşmanları karşısında desteklemiştir. Dünyanın üçte birine fiilen hakim olan Osmanlılar diğer üçte birine de kendilerine sevgi ile bağlanan ülkeler sayesinde söz sahibi olmuşlardır.

3. OSMANLILAR VE SİLAH YARDIMI
Osmanlılar, bir taraftan sahip oldukları silah teknolojisini geliştirmek için çalışırken, diğer taraftan da, bu silahların kendileriyle dini ve ırk bağı bulunan çeşitli Asya ve Afrika ülkelerine yayılmasında köprü rolü oynadılar. Bu rol, Osmanlıların diğer İslam ülkelerine genellikle belli miktarda topçu, tüfekçi ve ateşli silah uzmanları ile top ve tüfek yardımı yapmak şeklinde olmuştur. Osmanlı tehlikesi karşısında bu devletlerden bazılarının Avrupa’dan silah almak zorunda kalmaları da dolaylı bir roldür. Şah Abbasi dönemindeki İran dışında kalan Doğu ülkeleri, etkili olarak ateşli silahlarla mücehhez bir ordu kuramamışlardır. Osmanlıların ateşli silahları taşıdıkları ülkeler arasında ilk olarak Türkistan hanları, Kırım hanları, Hindistan Sumatra’da Açe Sultanlığı ve Habeşistan’da Sultan Ahmet Gran’ın Devleti ile Afrika’da Bornu Devleti gelmektedir. İkinci grupta ise, İran’da Akkoyunlu ve Safeviler, Mısır’da Memluklar sayılabilir.

Bazı Avrupa ülkelerinin yanında Osmanlılarla da ilişkisi olan bu devletlere Osmanlılar siyasi ve dini ilişkilerine göre personel, silah, barut ve demir gibi malzeme satarak veya hibe ederek ateşli silahlar konusundaki imtiyazlı konumlarından istifade ile Asya, Afrika ve Ortadoğu’daki etkinliklerini arttırma politikası takip etmişlerdir. Hariç ülkelere yapılan bu yardımın yanında kendi ülkesi içinde uçlarda bulunan beylerbeylerine de gerektiğinde savaş malzemesi veya top yapımcısı ustalar yine İstanbul’dan gönderilmekteydi.

Osmanlıların verdiği ateşli silahların, özellikle Orta Asya’da Türk devletlerinin iç savaşlarında Osmanlıların desteklediği taraf açısından çok önemli rol oynadığı, Habeşistan ve Açe’de de Portekiz ve Hollanda gibi gayrimüslim sömürgeci devletlerle savaşan İslam devletlerinin muvaffakiyetinde ciddi  ölçüde tesirli olduğu görülmüştür. Tabiatıyla bütün bu yardımları hilafet merkezi elinde tutan Osmanlıların, söz konusu devletler nezrindeki itibarını arttırmış ve saygınlık kazandırmıştır. Memluklara silah yardımı yapılmasında henüz bozulmamış olan ilişkiler öncesinde onları Hıristiyan Portekizlere karşı savaşlarında destekleme gayesi gütmekteydi[6].

İKİNCİ BÖLÜMOSMANLI DEVLETİNDE ATEŞLİ SİLAHLAR1.ATEŞLİ SİLAHLARIN OSMANLI DEVLETİNE GİRİŞİ VE GELİŞİMİ
Önce barutun sonra topun icadıyla ateşli silahlarda önemli adımlar atılmıştır. Bu gelişmeler savaşların seyrini değiştirir duruma gelmiştir. Sanayileşme ve teknoloji üretimi açısından olaya bakıldığında Batıda özellikle sanayi devrimi sonrasında ortaya çıkan yeni teknolojilerin takibi konusunda Osmanlı Devleti’nin kayıtsız kaldığı ve bu konuda hızlı bir gelişme gösteren Avrupa’nın yeterince takip edilmediği konusundaki düşünceler ağırlık kazanmaktadır. Ancak Başbakanlık Osmanlı Arşivi’nde bulunan bazı vesikalar III. Selim’le başlayan, özellikle II. Abdulhamit döneminde belirgin ve sistematik bir çalışma ortaya konulmuştur.

Osmanlı İmparatorluğu’nda başlangıçta geleneksel usuller dahilinde imal edilen silah ve mühimmat, askeri başarısızlıkların birbiri arkasına gelmesiyle birlikte sorgulamaya başlanmış özellikle 18. yy’ın başlarından itibaren Batı’da ortaya çıkan yenilikler süratle takibe alınmıştır[1].

Ateşli silahların Osmanlı Devleti’ne hangi tarihten itibaren kullanılmaya başladığı hakkında kesin bir bilgi yoktur.

Hayrullah Efendi’ye göre; ilk Osmanlı-Karaman muharebesinde ateşli silah kullanılmıştı. Bundan sonra Osmanlı ordusunda 1389 M. = 791 H. Kosova Muharebesinde, 1391 M. = 793 H. ve 1395 M. = 797 H. İstanbul muhasaralarında, 1396 M. = 798 H. Niğbolu ve 1402 M. = 804 H. Ankara muharebelerinde az sayıda top ve tüfek kullanılmış olduğu anlaşılmaktadır. Bu suretle ateşli silahlar, genel olarak XIV.  yy. kullanılmaya başlamışsa da gerek Osmanlı ve gerek Avrupa ordularında hafif ve ağır ateşli silahların zamanla gelişmesi, bir hayli uzun sürmüş, bu sebepten Osmanlı ordusunda bu silahların ağırları olan toplar, nispeten daha erken itibar kazanmış, hafif ateşli silahlar, tüfekler ve tabancalar ağırlık, kullanılma ve etkisi bakımlarından uzun süre rağbet kazanmamış ve ancak XIV. yüzyılda esas silah haline gelebilmiştir.

Fetret Devrinde ve ondan sonra, memleket içinde yer yer karışıklıklara rağmen, Murat II. devrinde ateşli silahların Osmanlılarda daha fazla kullanılmaya başlandığı anlaşılmaktadır. Bu devirde, kalelerde de top bulundurulmakta ve kullanılmakta olduğu, Karamanoğlu Mehmet Bey’in, Osmanlılar elindeki Antalya kalesinin taarruzu sırasında kaleden atılan bir gülleyle vurulmuş olmasından ve o gülleyi atan topun da “Gazi top” diye sonradan kale kapısında teşhir edilmesinden anlaşılıyor. H. İnalcık’a göre; Osmanlılar tarafından ateşli silahların kabulü meselesini araştırırken iki istikamette yürümek lazımdır. Önce Osmanlı Devleti XIV. yüzyıl ikinci yarısında başlıca Balkan milletlerini tabi hale getirmiş; onların askerlerini orduda kullanmış onlarla sıkı temaslarda bulunmuştur. Şu halde Balkan milletlerinde ateşli silahlar ayrıca incelenmelidir. Özellikle Orta Avrupa ile sıkı teması olan Sırpların, ateşli silahların Osmanlılara intikali konusunda, önemli bir yer tuttuğu görülmektedir. Kesin olarak Osmanlıların erkenden Batıdan silah satın almaya başladıkları görülmektedir[2].

Görüldüğü gibi ilkel şekilde ve az sayıda olmakla birlikte ateşli silahlar Osmanlı ordusunda Birinci Kosova Meydan Muharebesi’nden beri kullanıldığı bilinmektedir. O zamandan beri Osmanlı silahlı kuvvetleri her harpte daha geniş ölçüde ateşli silah kullanmış ve bu yoldaki başarısını artırmıştır. İstanbul seferi öncesinde de ateşli silahlar bakımından hayli zengin bir duruma gelmişti. II. Mehmet’in tahta çıkışından sonra kısa bir süre içinde ateşli silahlarda büyük gelişme oldu. Bununla birlikte yapımı henüz başlangıçta olduğu için ateşli silahlar olarak ancak bugünkü yapılmışlara oranla kabaca yapılmış silahlar idi[3].

Osmanlılar XIV. asırda Avrupa’da kullanılmaya başlanan ateşli silahları kısa sürede tanıyarak kendi ülkelerine transfer ettiler. Osmanlılar Fatih Sultan Mehmet döneminde (1451-1481), ateşli silahlarda ve bilhassa topçulukta, dönemin en ileri teknolojisine sahip oldular. Osmanlı topçularının ileri derecedeki balistik bilgisi, ortadan ayrılabilen iki parça toplar, kuşatma ve sahra topları, havan topları, ağır gülleler, büyük çaplı toplar, zamanın tekniğine ve bilgisine oranla fevkalade sayılabilecek harika savaş araçlarıydı. Osmanlılar, başta İstanbul’daki Tophane-i Amire’de olmak üzere belli başlı merkezlerde büyük çaplarda toplar dökerken, bir yandan da top götürmenin mümkün olmadığı yerlere, bakır ve tunç gibi top malzemeleri götürerek top döktüler. Osmanlı topçuluğunun ve ateşli silahlar çok kısa zamanda gelişmiş kısa zamanda bu derecede gelişmesinde başta padişahların (özellikle Fatih’in hem kendisinin bizzat ilgilenmesi ve hem de bu işle uğraşan kişileri yüksek ücretle himaye etmesi) ateşli silahların savaşlardaki önemini ve belirleyici gücünü oldukça erken dönemde kavramalarının büyük payı bulunmaktadır.

Diğer taraftan Osmanlıların bu hususta mali sıkıntılarının olmaması da, önemli faktörlerdendir. İlk dönem padişahlarının, devleti genişletme çabalarıyla geçen mücadelelerinde savaşmak zorunda oldukları Avrupa ve Balkanlardaki mahalli senyörlerin ve hanedanların sığındığı kaleleri yıkmak ve ele geçirmek için daima muhasara harbi yapmak durumunda kalmaları sebebiyle, muhasara topları Fatih’in saltanatının sonuna kadar geçen zamanda, büyük önem kazanmış ve gelişme göstermiştir. Zaten yükselme döneminde olan Osmanlılar, Hıristiyan milletlerin daima tazyik ve meydan okumaları karşısında silahlarını mütemadiyen geliştirmek, yenilemek ve düşmanın silahlarıyla dengelemek zorundaydılar. Ayrıca Osmanlıların Balkanlarda ve kısmen de Anadolu’daki oldukça zengin maden yataklarına erken dönemlerde sahip olmaları ve bunun yanında iyi bir hazineye malik bulunmaları büyük bir avantaj idi. Sultanların bu imkanları zorlamaları, müsbet yönden kanalize ederek iyi değerlendirmeleri, bu silahların kısa zamanda etkili bir şekilde Osmanlı ordusunda yer almasını sağlamıştır[4].

Osmanlı Devleti’nde ve dünyada bu derece gelişme sağlayan ateşli silahların gelişim tarihini doğal olarak incelemek için topun gelişim tarihine bakmak gerekir. Genel olarak topun bir eğlence vasıtası olarak Mağripliler tarafından 1118’de Saragasa’da kullanıldığı öne sürülmektedir. XIII. yy’da Çinliler bambu ağacından imal ettikleri yanıcı ve patlayıcı bir silah kullandılar. Araplar ise 1365-1376 yıllarında “midfa” adında daha ziyade havan topunu andıran bir silahı kullandılar. Top, Osmanlı Devleti’nde savaş malzemeleri arasında 1389’dan sonra en çok zikredilen silahlar arasındadır. Bu tarihlerde Avrupa’da da topçulukta araştırmalar sürdürülmekte dökümhaneler top imal etmekteydi. Ancak top teknolojisinde önemli gelişmeler, İstanbul’un fethinden önce ve sonra Osmanlı Devleti’nde olmuştur.

Osmanlı Devleti’nde ateşli silahların gelişmesini etkileyen hususlar Prof. İnalcık’a göre şöyle sıralanabilir:

1. Türkler, Rumeli’de karşılaştıkları taarruzları göğüslemek veya kaleleri fethetmek için silah teknolojisinde yenilik yapmak zorunda idiler.

2. Şimdiye kadar gerçekleştirilen İstanbul muhasaraları tarihte önemli bir yer tutmaktadır. Bunlardan Arap ve Türk muhasaraları İstanbul surları karşısında başarısız olmuştur. Bu yüzden kalın duvarları yıkabilecek kal’a-döğer (darbzen) toplara ihtiyaç vardır. Bundan başka Bizans şehirleri genellikle sur içinde idi. Şu halde Türkler topu ve ateşli silahları geliştirmek zorunda idiler.

3. Ateşli silahlar gelişmeye başladığı devirde Osmanlı Beyliği’nin de büyümeye başlaması ve her türlü imkanın müsait bulunması.

4. Osmanlı padişahlarının mutlak bir iktidar sahibi olmak istemeleri.

5. Osmanlı Beyliği’nin iktisadi ve mali bakımdan komşu devletlere nazaran daha iyi durumda olması.

6. Beyliğin topraklarının bu teknoloji için gereken maden ihtiyacına cevap verecek durumda olması[5].

Sanayileşme ve teknoloji üretimi açısından olaya bakıldığında, Batı’da özellikle de sanayi devriminden sonrasında ortaya çıkan yeni teknolojilerin takibi konusunda Osmanlı Devleti’nin kayıtsız kaldığı ve bu konuda hızlı bir gelişme gösteren Avrupa’nın yeterince takip edilmediği konusundaki düşünceler ağırlık kazanmaktadır. Osmanlı İmparatorluğu’nda başlangıçta geleneksel usuller dahilinde imal edilen silah ve mühimmat, askeri başarısızlıkların birbiri arkasına gelmesi ile birlikte sorgulanmaya başlanmış, özellikle 18. yüzyılın başlarından itibaren Batı’da ortaya çıkan yenilikler süratle takibe alınmıştır. Ancak bu çabalar yeterli olmadığı gibi mevcut sisteminde zarar görmesine neden olmuştur[6].

Osmanlı Devleti’nde topun geniş ölçüde Murat II. devrinde (1421-1451) kullanıldığı, çeşitli kaynaklar tarafından doğrulanmıştır. Esasen 1422 İstanbul muhasarasında ve 1424 Antalya savunmasında Osmanlıların top kullandığı muhtelif kaynaklarca doğrulandığından bu silahın II. Murat’ın kargaşalık içinde geçmiş olan ilk cülus yıllarında (1421) kabul edilmiş olamayacağı, I. Mahmut zamanında ve belki daha önce orduya girdiği meydandadır.

Halkokandilas’a göre; Selanik muhasarasında (1430) Belgrat muhasarasında (1440) Germca savaşında (1446) Osmanlılar, top kullanmışlardı ki; bu kayıtlar, Osmanlı kayıtları tarafından da doğrulanmıştır[7].

Osmanlı’da top ve ateşli silahların bu denli gelişme gösterirken yeni kullanıma giren silah ve mühimmatın bilinmesi ve istenilen miktarlarda üretilmesi teknolojik alt yapı ve imalat sistemi ve zihniyetinin engeline takılmıştır. Batıda ortaya çıkan yeni teknolojiler ilk elden askeri ihtiyaçlar çerçevesinde ele alınmış ve bu yollarda ülkeye taşınmıştır. Büyük miktarlarda üretim imkanlarının yakalanması ve kaliteli silah ve mühimmatın imalatı III. Selim’in tahta geçmesiyle mümkün olabilmiştir. Osmanlı’da silah sanayinin gelişme süreci 18. ve 19. yy.larda yeni teknolojilerin takibi üç yolla mümkün olabilmiştir.

1.1. Yabancı Personel İstihdamı Yoluyla Girişi
Osmanlılar XIV. yy. sonlarına doğru ordularında top kullanmışlardır. Bilhassa Fatih Sultan Mehmet zamanında da tekamül etmiştir[8]. Askeri alanda ıslahat hareketleri yaşanmış bu ıslahat hareketlerini Baron de Tott ile başlatmak birçok eserde tercih edilmiş ve bu yaklaşım adeta bir gelenek haline gelmiştir. III. Mustafa zamanında Fransa tarafından ordunun ıslahı amacıyla tavsiye edilen ve vazifelendirilen bu şahıs, Batı karşısında gerilemeye başlayan Osmanlı topçuluğunun yeniden organizasyonunu sağlamış ve “sürat topçuları” denilen bir sınıfın kurulmasına öncülük etmiştir. Haliç’te Hendesehanesi ve Riyaziye Mektebi’nin kuruluşlarına öncülük etmiştir. Teknolojik anlamda Batıdan kopuşun henüz söz konusu olmadığı dönemlerde İstanbul’a getirilen teknik personelin ülke sınırları içerisinden temin edildiği görülmektedir. H. 1245 tarihli bir belgede Tüfenkhâne’de yapılacak tüfekler için Prizren sancağından 150 çakmakçı ustanın gönderildiğini görmekteyiz.

Osmanlı İmparatorluğu’nda Batı teknolojisi ve tekniklerinin tanıtılması ve geliştirilmesi amacıyla padişahın emrinde ücretli hizmetli grubu şeklinde hizmet gören ve daha çok mühtedi ecnebilerin oluşturduğu “taife-i efrenciyan” hariç tutulursa en kapsamlı ve sistematik istihdam politikasının III. Selim döneminde başlatılmış olduğu görülmektedir. III. Selim döneminde ilk örneğine rastladığımız yabancı personel istihdamı daha çok mevcut tesislerin ıslahı için düşünülmüş ve daha sonra artarak devam etmiştir. III. Selim Islahat hareketlerinin başlangıcında Fransa’dan Françesko isimli bir teknisyen getirtmiş ve İstanbul Baruthanesi’nde daha kaliteli ve çok miktarda barut imal edecek iki adet çarkın yapımı için kendisine gerekli tüm imkanlar verilmiştir. Osmanlılar bu çarkın yapımında iyi niyetle beklerken çarkın tecrübesinden sonra bu beklenti sona ermiştir. Daha sonra Ermeni tebaasından Arakel Dadyan daha önceden değirmen ustalığı yapmış olduğu için çarkın yapımını gerçekleştirmiştir.

Bu örnekten de anlaşılacağı üzere yabancı personel istihdamı sanıldığının aksine beklenilen faydayı temin edememiştir. Ancak bu uygulamanın başarısızlığı, mevcut imkanların araştırılmasına ve çözümün ülke içerisinde aranmasına vesile olmuştur. Tophane gibi kuruluşlarda ıslahat hareketlerinin başlangıcında İsveç’ten ve İngiltere’den ve bilhassa Fransa’dan top ve yuvarlak dökümcülüğünde mahir ustalar getirilmiştir. Dışarıdan getirilen ustaların büyük çoğunluğu Fransız olduğu için Tophane Fransız tophaneleri şeklinde teşkilatlandırılmış 4,8 ve 12 santimetrelik toplar dökülmüştür.

1.2. Yeni Teknolojilerin İthalatı Yoluyla Girişi
Batıda ortaya çıkan yeni silah ve mühimmatın üretimi eğer mevcut harp sanayi tesislerinde mümkün olabiliyorsa ve savaş durumu söz konusu değilse tercih edilen yöntem bunların yurt içinde yapılmasıydı. III. Selim zamanında başlatılan ıslahat hareketleri öncesinde Batıda ortaya çıkan Fen kitapları toplatılmış bunların üzerinde kapsamlı çalışmalar yapılmıştır. Avrupa’da harp malzemelerinin imali ile ilgili kitapların tercümeleri ve barut imalinin batıda nasıl yapıldığı hakkında rapor verilmiştir. Takip eden dönemlerde ihtiyacın baskısı sonucu yüklü miktarda silah ve ürün ithal edilmiştir. Askeri fabrikaların en başında gelen Tophane-i Amire’de yeni teknoloji ürünü silah ve mühimmatın imali noktasında birçok çalışmaya konu olmuştur. Ahmet Süreyya Emin Bey tarafından icat edilerek 500 altın karşılığı Zeytinburnu fabrikasında 1868 yılında yapılan seri ateşli sara topu ile birlikte büyük bir prestij kazanan Osmanlı topçuluğu Zeytinburnu’ndaki çelik fabrikasıyla birlikte ihtiyaca cevap verecek bir seviyeye getirilmiştir. Barutçubaşı Ohannes Dadyan, 1835-1836 yılları arasında İngiltere’ye ve Fransa’ya yaptığı gezi sonrasında elde etmiş olduğu bilgileri ve beraberinde getirdiği makineleri ile baruthanelerde büyük ıslahatlar yapmıştır. Bu sayede barut imalatı çok yüksek seviyelere çıkartılabilmiştir. Özellikle güherçile işlenmesi ve barutun kurutulması safhalarında yeni teknolojiler uygulanabilmiştir.

Yabancı personel istihdamından umulan faydanın temin edilemediği anlaşılmakla beraber yeni teknolojilerin takibinin yeni silah ithaliyle gerçekleşebildiğini söylemek mümkündür. Avrupa ve Amerika’nın silah ticareti konusunda giriştikleri rekabetin sonunda hem maliyetler azalmış hem de yeni teknoloji ürünü silahlar kolaylıkla ülkeye girmiştir. 1902 tarihinde tüfek ve tabancaların tamamen yurt içinde yapılması amacıyla Tüfekhane’de tadilat ve tevziat faaliyetlerinde girişilmiş ve bunun için Amerika’dan tezgahlar imal edilmiştir. Yabancı silah tüccarlarının kâr amacı dışında hiçbir endişelerinin olmaması bu ticareti sınır tanımaz bir maiyet almasını sağlamıştır.

1.3. Casusluk Yolu İle Silah Teknolojisi Transferi
Avrupa’da silah teknolojisi konusunda ortaya çıkan gelişmelerin takibi noktasında Osmanlı Devleti’nin kapsamlı çalışmalarda bulunduğunu ve bu konuları yakından takip ettiğini söylemek mümkündür. Bilhassa Avrupa ve Rusya’da görevli bulunan ataşe militer ve ataşe navallerin göndermiş oldukları istihbarat raporları ve yargıyı güçlendirmiştir. Yabancı basında yer alan konuyla ilgili tüm makaleler sefaret kanalıyla sürekli rapor edilmekte hatta bu çalışmalarla ilgili olarak bazı planlar dahilinde raporların ekinde sunulurdu. Bundan başka Batıda savaş teknolojisi veya harplerin nasıl cereyan ettiğine ilişkin en ufak detay dahi rapor edilmektedir. Hatta bu çalışmalar o kadar ileri seviyelere varmıştır ki; örneğin Almanya’dan ithal edilen manzer tüfeklerinin damgalarında taklit yapıldığı ve bunun Alman yetkililer tarafından dahi bilinmediği tesbit edilmiştir.

Batıda ortaya çıkan yeni silahlarla ilgili raporların yanısıra batılı orduların lojistik gücü ve ordular için ayrılan bütçelerde yakın takibe alınmıştır. Bunun yanında patlayıcı maddeler ve silahlar üzerinde çalışan bazı bilim adamlarının bu çalışmalarını Osmanlı hükümetine teklif ettikleri ve anlaşma yapmak üzere Hariciye nezaretine müracaatta bulundukları görülür. Bu gelişmelerin yaşandığı sırada Osmanlı ordusundaki modernizasyon çalışmaları devam etmekte ve ağırlıklı olarak dışarıdan silah ve cephane ithal edilmekteydi. Bilhassa top ve tüfek ithali çoğalmıştı. Büyük ölçüde fişek ithali de yapılıyordu. 1892 senesinde Almanya’da getirilen mavzer fişekleriyle dumansız barut imalı gerçekleşmiştir[9].

Osmanlı Devleti’nde kuruluşundan itibaren kullanılmaya başlanan ateşli silahlar gün geçtikçe gelişme göstermiş bu gelişmeyi kendi içinde yoğuran Osmanlı yabancı personel istihdamı, teknoloji ithalatı ve teknoloji casusluğu ile geliştirmiştir.

Ayrıca Ramazan Karakaya, Osmanlı-Batı Kültür İlişkileri adlı makalesinde silahları da ele almıştır. Kültür unsuru iktibasında hiyerarşi ortaya çıkmıştır. İlk ve en önemli aktarmalar silahlarda olmuştur. Savunma aracı, kültür değişiminde önemli bir yer taşır. Belli bir toplum, yalnız değer sisteminin de ötesinde bizzat kendi varlığının tehdit altına girdiğini görünce, düşmanın silahını almakla tereddüt etmezdi. Osmanlı Türk tarihi bunun en açık örneklerini vermiştir. Batı ilimlerinde memleketimize girer ilk ilimlerde savunma ile ilgili olanlardı. Mühendishane, askeri ilimler ilgili pozitif ilimlerin okunduğu bir okul olarak açılmıştı. Islahat yanlısı İslam uleması, silah-araç kavramının sınırlarını ziyadesiyle genişleterek İslam’ın ve İslam topluluğunun devamını ve Haçlı istilası karşısında Rumeli’de gerileme toptan bir kaçış halini almıştı. Osmanlı yöneticileri, o zaman düşman silah ve taktiğini almakla tereddüt etmediler. Tüfek ve tabur cengi denen Wagenburg savaş taktiği o zaman alındı ve Osmanlı fütuhatının en önemli faktörlerinden biri oldu. Aslında, Osmanlı-Türk tarihi, zaruretler karşısında bir yenilikler ve modernleşme tarihidir. Batı teknolojisiyle birlikte, onun ilim prensiplerini ve sosyal-kültürel gereksinimlerini bir bütün olarak kabul eden modern Türkiye, bu gelişmenin tabii ve son halkasıdır[10].

2. OSMANLI DEVLETİ’NDE ATEŞLİ SİLAH SANAYİSİ VE TOP DÖKÜM TEKNOLOJİSİ
Metallerin işlenmesi ve muhtelif maksatlarla kullanmak üzere hazırlanması faaliyetlerinin tarihi, Türk tarihiyle eşit bir geçmişe sahiptir. Osmanlılara gelinceye kadar gerek Türklerde gerekse diğer muhtelif milletlerdeki metal işleme sanatında önemli gelişmeler yaşanmıştır. Öyle ki Osmanlılar metal işçiliği mevzuunda, Selçukludan devraldıkları gelişmelerin miras sebebiyle çözümü olmayan zor konularla pek fazla karşılaşmamışlardır. Osmanlılara gelinceye kadar hem doğuda hem de batıda muhtelif metal döküm teknikleri denenmiş ve  çeşitli formlar geliştirilmiştir. Bu formlar arasında top dökümü için en uygun sistem, top yapıcı ustalar tarafından belirlenerek uzun yıllar uygulanmıştır. XIV. asrın başlarından itibaren Avrupa’da ortaya çıkan top dökümü ve eritim, aynı asrın ikinci yarısından itibaren Osmanlılarda görülmeye başlanmıştır. İlk dökümlerin ne zaman yapıldığı ve hangi teknolojinin kullanıldığı hakkında bilgilerin çok sınırlı olması sebebiyle bu asırdaki üretim hakkında söz söylemek hayli zordur[11]. Bundan önceki dönemlerde olduğu gibi bu dönemde de ilim ve fende büyük gelişmeler henüz başlamamış olmasına rağmen Osmanlılar kendi ihtiyaçlarına yetecek derecede silah sanayi kurmuşlardı. Çeşitli kaynaklar, arşiv belgeleri ve milli mücadelerdeki eski eserlere bakılırsa, Osmanlı silahlı kuvvetleri, harp silah araçları bakımında yabancı kaynakların yardımına muhtaç bir durumda değildi. Aksine olarak zamanın en iyi silah malzemesini yapan çeşitli harp sanayisine sahiptiler ve bütün ihtiyaçlar memleket içinden sağlamaktaydı[12].

Osmanlı ordusu bir taraftan ordu personelinin kanun ve nizamlarının ıslah, tensik ve terakkilerine çalışırken, diğer taraftan da askeri sanayi işleyişine büyük emniyet verilmiştir. Askeri sanayi idare eden, (Tophane-i Amire) müşriyeti idi. Üçüncü Sultan Selim tarafından yaptırılmış olan (Azadlı), (Ayastefanos)baruthaneleriyle Selim devrinden itibaren inşa edilmiş bulunan (Zeytinburnu) fabrikası, (Kırkağaç Fişekhanesi), (Hendek Hizar Fabrikası), (Konya - Kayseri - Hizargard - Gühercile fabrikaları) kamilen Tophane müsiriyetinin emrinde ve idaresinde idi. Büyük paralar sarfedilerek vücuda getirilmiş olan bu mühim müesseselerin bazıları bakımsızlık yüzünden kapanmıştır, bazıları ise tamamıyla verimsiz hale gelmişlerdir. Sultan Mahmut bu işlere ehemmiyet vererek askeri fabrikaları yeniden yapılmış gibi tamir ettirmiştir. Avrupa’dan son sistem makineler ve çarhlar getirmiştir[13].

2.1. Barut Sanayi
Türkler barutla hemen hemen icadıyla aynı tarihlerde tanışmışlardır. Barutun mucidi sayılan Çinlilerle Türklerin yakın komşu olmaları onların barutu tanımalarında etkin rol oynamıştır[14]. Osmanlı Devleti’nde topun kullanılmaya başlaması ile baruta olan ihtiyacın artması tabiidir. İlk devirlerde Osmanlıların barut ihtiyaçlarını nasıl karşıladıklarına dair elimizde yeterince bilgi bulunmamaktadır. Yıldırım Beyazıd zamanında Gelibolu’da bir baruthane tesis edildiği iddia edilmektedir. Ancak XV. asırdan itibaren İstanbul’da ve çeşitli şehirlerde barut üretim tesislerinin kurulduğu ve işletildiği belirtilmektedir[15].

XV. yüzyıl ortalarında şenliklerde çeşitli havai fişeklerin kullanılmış olması Osmanlılarda barut ve bununla ilgili sanayinin daha o tarihlerde ne kadar gelişmiş olduğunu göstermektedir. XV. yüzyıl sonlarına doğru barutun ve el humbaralarının barut imalathanelerinde yapılmasını öngören 1578 tarihli hüküm verilinceye kadar yeniçerilerin kullandıkları tüfeklerin barutları cebeciocağı tarafından sağlanmaktaydı. Baruta o zamanlarda “ot” denirdi. Tüfekler için “tüfek otu” veya “fitil otu” terimleri kullanılırdı. Otçubaşı nezaretinde “otçular” tarafından da barut yapımı için, ilk barut fabrikası, II. Beyazıd zamanında Kağıthane’de kurulmuştur. Bundan başka yerlerde de baruthaneler kurulmuştur. Baruthaneler gerektiğinde Osmanlı ordusunun bütün barut ihtiyacını karşılayacak kabiliyettedir[16].

İstanbul’un fethinden sonra Atmeydanı’nda derhal bir baruthaneler kurularak faaliyette başlamıştır. Ancak sık sık meydana gelen kazalar yüzünden Baruthane-i Âmire kurulana kadar, Atmeydanı haricinde Okmeydanı, Kağıthane ve Şehremini’nde de baruthaneler kurulmuştur. Ancak bu baruthanelerde bulunan çarkların ağaçtan olması ve bir patlama esnasında tamamen yok olmaları nedeniyle yeni yaptırılan çarklar mermerden yapılmaya başlanmıştır. 1727’de baruthaneler tekrar çalışmaya başlamıştır. Baruthane kalhane, sergihane, perdahthane, hamam, mahzen, cami, ahır ve nöbet kuleleri binalarında oluşmaktaydı. Bu baruthaneler devlet tarafından atanan bir nazır tarafından yönetilirdi. Baruthanenin hem teknik hem de idari görevinden barutçubaşları sorumluydu. Onlar bir yandan üretim kalitesi ile ilgilenirken diğer yandan da baruthane personelinin çeşitli idari ve hukuki işlerini de düzene koymuşlardır. Baruthaneler özel bir kurum gibi idare edilmişler buranın gelir ve giderlerini Ruznamçeciler adında görevliler üstlenmiştir. Baruthanenin temel ihtiyacı olan güherçile, kükürt ve diğer hammaddeleri mübaşir adlı görevli tarafından temin edilirdi. Bu barutun üretiminin çeşitli safhalarında bulunan kimseler ise Barutçu Neferleri adını alırlardı. Bu personelin yanında birçok görevli de baruthanelerde bulunmaktaydı.

2.1.1. Barutun Hammadde ve Temini
Barut maddesinin ana hammaddesi güherçiledir[17]. Anadolu’da güherçile madeni bir hayli fazladır. Merkezi yönetim bir yandan mevcut madenleri en verimli şekilde işletmeye çalışırken diğer yandan yeni madenlerin bulunması için mücadele vermiştir. XVI. yy.da Anadolu’da Denizli, Göynük, Kayseri, Niğde, Larende, Maraş, Seferihisar, Kiğı, Tekman, Adilcevaz, Erciş, Darende, Malatya, İçel, Van, Erzurum, Oltu, Kemah, Kars, Bilecik ve Tarsus’ta güherçile madenleri işletilmekteydi. Güherçile madenlerinde işçilerin istihdamı meselesi devleti sürekli meşgul eden problem olmuştur. İlk işletilen güherçile madenlerine yakın köylerde yasaya halk mükelif oldukları birtakım vergilerden muaf tutulmak kaydıyla bu madenleri istihdam etmiş ayrıca askeri sınıfa mensup kişilerde bu madenleri istihdam etmişlerdir. Burada çalışan işçilerin devlete maliyetlerinin düşük olması nedeniyle askeri sınıfa mensup kişilerin tercih edildiğini görmekteyiz. İşçilerin istihdamında yaşanan tüm güçlüklere rağmen, güherçile madenlerinin belli bir düzen içinde işletilebilmesi ve ihtiyaç duyulan barutun imalinde, devletin tavizsiz tutumu ve mevcut iş gücünü gereği gibi kullanabilmesi önemli rol oynamıştır. Burada çalışan askeri sınıfa mensup kişilerin sık sık göreve gelmemeleri ve firar etmeleri devleti sert önlem almaya mecbur etmiştir. Devlet bu durumdaki sipahilerin çiftliklerini ellerinden alarak durumu kontrol altına almaya çalışmış ancak bazen olayların önüne geçememiştir[18]. Güherçile bazı rutubetli yerlerde yağmur yağdıktan sonra toprağın üzerinde meydana gelen kalyum-nitrata verilen addı. Doğrudan üretimi sağlandığı halde Galata’daki tüccarlardan da alınırdı. Bu üretimin düzenli olması için güherçile fabrikaları kurulmuştur. Kaçakçılığın yanında nakliyecilerin çıkardıkları güçlükler, eşkıyalık, hava şartları, yolsuzluk, halkın barut üretmesi ve görevlilerin çıkardığı güçlükler yüzünden baruthaneye güherçile naklinde aksaklıklar görülmüştür. Bu nedenle istenilen miktarda barut üretilememiştir.

Barut imalinde diğer bir madde kükürttür. Kükürdün barut içindeki görevi birleştiriciliktir. Enerji bakımından fazla bir özelliği yoktur. Osmanlı Devleti’nde kükürt nadiren bir madendi ve genellikle ithal edilirdi. Odun kömüre barutun diğer bir maddesi olup kömürün esas maddesi olan karbon güherçilenin oksijeni ile birleşerek barutun yanmasında önemli rol oynayan ve gaz halinde ortaya çıkan gerekli bir unsurdur. Osmanlı’da orman çok olduğu için sıkıntı yaşamamıştır. Odun ise güherçile, kükürt ve barutun işlenmesi esasında kullanılıyordu. Ana hammaddelerin yanında varil, deri, kereste, yelken bezi, demir, bakır urgan, fırça vb. maddelerde kullanılıyordu[19].

alternatif:
2.1.2. Barut İmalatı ve Üretim Yöntemleri
Barut yapımında kullanılan karışım içinde en çok ihtiyaç duyulan güherçiledir. Karhanelerde işlenerek saflaştırılan güherçile, belli oranda odun kömürü ve kükürtle karıştırılarak barut üretiminde kullanılırdı. Bu üç madde ayrı ayrı dibek veya çarklarda ezilip perdahlandıktan sonra % 75 güherçile, % 12,5 odun kömürü ve % 12,5 kükürt oranında karıştırılarak barut imalatı gerçekleştirilirdi[20]. Karabarutun birleşeni oluşturan maddeler çok iyi karıştırılmak zorundaydı. Barut karışımı çok iyi yapıldığı takdirde uzun süre bozulmadan depolanabilmekte ve dış etkilerden azami derecede etkilenmekteydi. Bu nedenle karışımı oluşturan maddeler çok ince bir şekilde toz haline getirebilirdi. Karışımın maddeleri çok hassas bir şekilde tartılmalıydı. Karışım ne kadar çok iyi olursa barutun kalitesi de o derece iyi olurdu. İyice inceltilen ve pide haline getirilen barut, tokmak vasıtasıyla kırılarak ufalanırdı. Bu işlem esnasında biriktirilen tozlarla barutu ayrıştırmak için, barut elekten seçilerek büyüklerine göre ayrılırdı. Karışım esnasında herhangi bir patlamaya sebep olmamak için ısıtılan barut, selkhane denen bölümde kurutulurdu. Kurutma tamamlandıktan sonra üretimin son aşaması olan cilalama işlemine seçilirdi. Cilalama yatay olarak dönen dolaplar aracılığıyla yapılırdı. Bu dolaplara konulan barutların taneleri dolap döndükçe birbirine çarparak köşeli yuvarlak bir şekilde alırdı. Böylece üretim aşaması sona ererdi. Üretilen barut varillere konarak mahzende depolanırdı[21].

alternatif:
2.1.3. Baruthaneler
Barut üretiminin yapıldığı baruthaneler daha ziyade İstanbul’da yoğunlaşmış olmakla birlikte güherçile, kurşun ve yakacak temini mümkün olduğu, ülkenin değişik kesimlerinde de baruthane ve barut karhanelerinin tesis edildiğini görmekteyiz. İstanbul’da faaliyet gösteren baruthanelerin barut üretiminde ihtiyaç duyulan güherçile ve kükürt gibi temel maddeleri ne şekilde nereden temin ettiğine dair bilgilerimiz XVI. yüzyılın ikinci yarısına aittir. Van, Erciş, Ahlat ve Adilcevaz’daki madenlerden çıkarılan güherçile ve Hakkari ve Erciş’teki madenlerden elde edilen kükürt Erzurum yoluyla Trabzon limanına ulaştırmakta ve buradan deniz yoluyla İstanbul’a sevk edilmekteydi. Karaman vilayetindeki madenlerden elde edilen güherçilenin belirli bir bölümünün yine İstanbul’un ihtiyacı için ayrıldığını görmekteyiz.

Anadolu’da faaliyet gösteren baruthanelerin üretim kapasitelerinin İstanbul’da faaliyet gösteren baruthanelere nispet oldukça düşük olduğunu söylemek yanlış olmaz, ancak buralarda sefer zamanlarında önemli faaliyetlerin göze çarptığı muhakkaktır[22]. XV. asırdan itibaren İstanbul’da ve çeşitli şehirlerde barut üretim tesislerinin kurulduğu ve işletildiği bilinmektedir. Kaynaklarda ve arşiv belgelerinde haklarında bilgi bulunan İstanbul baruthaneleri şunlardır; Atmeydanı Baruthanesi, Kağıthane Baruthanesi, Şehremini Baruthanesi, Baruthane-i Amire (İstanbul Baruthanesi), Azadlu baruthanesi, bunların dışında İstanbul dışında kurulan baruthaneler ise Gelibolu Baruthanesi, Selanik Baruthanesi, Bağdat Baruthanesi, Mısır Baruthanesi, Bor Baruthanesi, Budin Baruthanesidir.

Osmanlı idarecileri, barutun harp malzemesi olarak önemini kavramışlar, bu maddenin üretimini devam ettirebilmek için ciddi tedbirler almışlardır. Gerek yeni baruthaneler ihdâsı gerek hammadde temininde karşılaşılan güçlüklerin ortadan kaldırılması ve mali yönden finansman çabaları, barut üretiminde ciddi krizlerin çıkmasını engellemiş ve çok küçük dönemler haricinde, barut temini için dışarıya bağlı olunmamıştır[23].

2.2. Top Sanayisi ve Top Döküm Teknolojisi
Topun Osmanlı Beyliğine Orta Avrupa’dan geldiğine dair bilgiler bulunmakla birlikte, Türklerde top teknolojisinin bulunduğu anlaşılıyor. Topun Sırplar vasıtasıyla Türk Beyliği’ne satıldığı tahmin edilmektedir. Türkler XIV. yüzyıl, ortalarında ithal ateşli silahlar kullanıyorlardı[24]. Osmanlılar, I. Murat zamanında top kullanmışlar, II. Murat zamanında top sanayisi gelişmiş, hatta Arnavutluk’ta harekat alanında dahi top dökülmüştür. İstanbul muhasarasında top sanayisi daha da gelişti. Fatih büyük toplar döktürdü. 1565’de Budin Beylerbeyi, kaleleri dövmek için, Budin tophanesinde çeşitli ağırlıklarda toplar dökülmüştür. Fatih İstanbul’u aldıktan sonra bugünkü Tophanede bir top yapım evi kurmuştur. Kanuni burayı yıktırmış yeniden yaptırmıştır. Bu tophanede tunç fırını, top kalıp yerleri, döküm için cam odunu, istif yeri, top arabası yapımevi, top çamurlarının çamur yeri ve benzeri vardır. Tophanedeki yapımevinde birçok işçi esir ve kürek mahkumu çalışırdı, bunlardan 150’den fazlası top dökmekle, bir kısmı da, top parçalarının birbiriyle birleştirilmesi ve yerlerine gönderilmesiyle görevliydiler. Top döküm yerinin şefi dökümcü başı baş ustasıydı. Bunun bir de yardımcısı vardı. Dökümcübaşının maiyetinde tamirci, burgucu, yamacı, dökümcü, haddad, naccar ve benzer sanatçılar da bulunmaktaydı. Osmanlılar, topları demir ve tunçtan dökerlerdi. Her top dökülüşünde sadrazam, vezirler ve diğer önemli devlet adamları hazır bulunurlar, top ustalarına ve maiyetlerine ödüller verirlerdi[25].

Osmanlılar başta İstanbul’daki Tophane-i Amire’de olmak üzere belli başla merkezlerde toplar dökerken, bir yandan da top götürmenin mümkün olmadığı yerlere bakır ve tunç gibi top yapım malzemesi götürerek top dökerlerdi. 1430’lu yıllarda, Osmanlı ordusunda büyük çaplarda topların olduğuna dair kayıtlar, çok sayıda yetenekli top ustalarının bulunduğunu da gösterir. Zira Osmanlılar, ateşli silahların kullanımında Hıristiyan top yapım ustalarını kendi askeri örgütleri ile bütünleştirirken kendi askerlerini de aynı hizmetler için yetiştirmeye itina göstermişlerdir[26]. Osmanlı topçuluğu XIV. yy.ın sonlarından itibaren başlayarak II. Murad zamanında gelişmeye başladı. Bu çerçeve içinde Selanik’in kuşatılması ve zaptı sırasında top vardı. II. Murat’ın 1439 yılında Belgrat ve Mora kuşatması sırasına da toplar kullanılmış ve önemli zaferler elde edilmiştir[27].

İstanbul’un fethinden önce Edirne’de savaş meydanlarına kurulan seyyar dökümhanelerde top dökümü yapılmaktaydı. İstanbul’un fethinden sonra kurulan Tophane-i Amire yavaş yavaş gelişen bir askeri sanayi olma yoluna gitmiş kısa sürede gelişerek yüzlerce usta ve işçinin çatıştığı çok sayıda topun döküldüğü büyük bir sanayi fabrikası haline gelmiştir. Osmanlılarda top dökümünü gerektiren sebepler vardır. Klasik dönem içinde Osmanlılarda sefer hazırlıkları bahara kadar yapılır daha sonra uygun bir zamanda sefere çıkılırdı. Bu süre içinde sefer için hazırlıklar yapılırdı savaş hazırlıklarının en kapsamlısı ve önemlileri İstanbul’da gerçekleşirdi. Tersane-i Amire ve Tophane-i Amire gibi askeri sanat ehli kişilerde burda bulunurdu ve sefer için üstüne düşen vazifeleri yaparlardı. Sefer hazırlığı sırasında Tophane-i Amire’de yoğun bir top döküm faaliyeti başlardı gerekli bütün malzemeler tedarik edilirdi. Sefer olmadığı zamanlarda ise kalelerde bulunan topların artırılması ve yenilenmesi maksadıyla top dökülmekteydi.

Osmanlı top döküm çalışması çerçevesinde bilinen en eski sabit tophane Edirne’de Sultan II. Murat tarafında inşa edilmiştir. Edirne’deki tophanelerin ne zaman kurulduğu tam olarak belli değildir. Ancak Fatih’in başa geçmesiyle burada yoğun bir top dökümü gerçekleştirilmiş irili ufaklı pek çok top dökülmüştür. İstanbul’un bir yıllık surlarının büyük çaplı toplar tarafından uzun süre dövülerek fethedilmesiyle topun tarihte ilk defa çok etkili bir silah olduğu bütün dünya tarafından anlaşılmıştır. Bu dönemdeki top döküm teknolojisi ise; Fatih Sultan Mehmed, İstanbul’un fethinden sonra ateşli silah üretimine önem vermiş ve bugünkü Tophane semtinde top dökümhanesi inşaa ettirmiştir. Yeni top döküm ustaları yanında az sayıda gayr-i müslim top dökümcüsünün de çalıştığı bu tophane o zamana kadar inşaa edilen en büyük top dökümhanesi olmuştur[28]. İstanbul’un fethi öncesinde dahi Avrupa’ya nispet oldukça gelişmiş bir top döküm teknolojisine sahip Osmanlı Devleti’nde top dökümü için gerekli malzemeler ve topun dökülüşünü aşama aşama anlatan bilgilere Evliya Çelebi seyahatnamesinde rastlamak mümkündür. Her ne kadar bu bilgiler Tophane-i Amire’ye ilişkin olarak verilmişse de diğer tophanelerinde bu kadar gelişmiş olmamakla birlikte benzer teknikleri kullandığı açıktır. Evliya Çelebi topun dökülüşünü dört aşamada anlatır. Top kalıplarının hazırlanışı, tunç fırınlar, döküm işleminin gerçekleştirilmesi ve döküm işlemi sonucu çıkarılan topun değişik meslek gruplarınca işlenerek kullanıma hazır hale getirilmesi şeklindedir.

2.2.1. Top Kalıplarının Hazırlanışı
Top kalıbı yapmak için öncelikle dolaplara ihtiyaç duyulmaktaydı. Hazırlanan dolapların içine kırkar ellişer okla gülle genişliğinde namlu deliğini oluşturmak için demir miller yerleştirmekte idi. Bu miller dolapların içine yerleştirilmeden önce ellişer bin yumurta ile karıştırılarak macun haline getirilmiş olan çamur ile iplerle bağlanmak suretiyle sıvanırdı. Namlu kısmı yukarı gelecek şekilde dikey konumda bulunan bu dolapların içine mil yerleştirilmeden önce altı sikkelerle beslenirdi. Erimiş tuncun kalıplara dökülerek top haline gelmesinden sonra mil çıkarılmak suretiyle top elde edilirdi. Dolabın içine yerleştirilen milin kalınlığı dökülecek topun çapını belirtmekteydi. Demir milin yumurta ile karıştırılmış çamurla sarılması ise muhtemelen tunçla demirin kaynaşmasını engellemek içindir.

2.2.2. Tunç Fırınları
Tuncun eritilebilmesi için çok yüksek ısıya ihtiyaç duyulmakta idi. Fırının elde edilen bu yüksek ısıdan zarar görmesini engellemek için dört tarafı, Adalar’dan elde edilen yeşil renkli ateş taşıyla yapılırdı. Ocağın altı boş üzeri ise kubbe şeklindeydi. Bu kubbelerin içinde kırk ellişer bin kantar bakırı ve maya için eskiden bina olmuş top kırıklarını yerleştirirler, kubbelerin dışındaki aralıkta da binlerce kantar kalay uygun kıvama getirilirdi. Elde edilen bakır ve kalay miktarı dökülecek topların nevini belirleyeceğinden katipler tarafından deftere kaydedilirdi. Bakırın erime ısısı kalayınkinden daha yüksek olduğu için ısısının bir hayli yüksek olduğu kubbe içinde bakır, ısının daha düşük olduğu kubbenin dış kısmında ise kalay eritilmek suretiyle döküm için uygun hale getirilirdi.

2.2.3. Döküm İşleminin Gerçekleştirilmesi
Top döküm işlemi gerçekleştirilmeden önce, tunç kubbelerin önünde mevcut çukurların içine top kalıpları ağızları yukarı gelecek şekilde yerleştirilirdi. Eğer dökülecek topun cinsi balyemez topu ise her ocağa 20 kalıp, kolom borne topu ise 25’er kalıp, şahi topu ise 100’er kalıp eğer içine adam sığacak büyüklüklerde olan şapka topu ise 5’er kalıp olarak hazırlanır ve ağızları Kağıthane balçığı ile sıvanırdı. Bir sene önceden birer kulak uzunluğunda kesilerek kurutulan çam odunları kubbelerin yanına yığılır ve yapılan dua merasimiyle iki fırın birden ateşlenir kubbelerin yanlarındaki her iki delikte atılan odunlar ile ateşin bir gün bir gece yanması sağlanırdı. Ateşçiler ve dökümcüler sadece gözleri görülecek şekilde bir çeşit örtülü külahlar giyerler ve şeyhülislam ve diğer devlet erkanının katılımıyla merasim başlar, eriyen tunç çam ağaçlarından elde edilen serenlerle karıştırılır, direkler kullanılmaz hale geldikçe yenilenerek bu işlem tunç eriğinin yüzü kaymak tutuncaya kadar devam ettirilir ve ocakların ısısı arttırılarak dualarla döküm işlemine geçilirdi. Ustalar keçe elbiseleriyle kazan başına gelerek kapağı açarlar ve bu esnada bir su damlası faciaya sebep olacağından orada bulunanlar uyarılırdı. Hazırlanan oluklardan aşağı doğru akan tunç kalıpları doldurulurdu. Kalıp dolunca keçe ile sarılmış bir çeşit renkli ve yağlı çamur ile yolu kapatılarak, bir diğer topun yolu açılır ve bu işlem bütün kalıpların dolması tamamlanıncaya kadar devam ettirilirdi. Topların kalıptan çıkartılması için bir haftalık sürenin geçmesi beklenirdi.

2.2.4. Döküm Sonrası Yapılan İşlemler
Döküm işleminden sonra kalıplardan çıkarılan toplar sanatkarlar ve kuyumcular tarafından cilalanırdı. Cilalanan toplar marangozlar tarafından kundaklandıktan sonra, top arabası yapılan atölyelerde kullanıma hazır hale getirilirdi. Daha sonra namlu ucunun kesilmesi, falya deliğinin açılması, topların perdahlanması, topların kontrolü ve son olarak da kundak ve top arabası imali şeklinde ele alınmıştır.

2.3. Anadolu’da Faaliyet Gösteren Tophaneler
Bu dönemde ilk İstanbul’da Tophane’de faaliyet gösterdiği bilinmektedir. Ancak bunun dışında Anadolu’da da faaliyet gösteren tophaneler mevcuttu. Bunlardan Erzurum tophanesi, ilk olarak ne zaman faaliyet gösterdiği hakkında herhangi bir bilgiye sahip değiliz. Erzurum tophanesi stratejik konumundan dolayı İran seferleri esnasında aktif rol üstlenmiştir. Stratejik konumundan dolayı doğu sınırlarının güven altına alınmasında büyük önem taşıyan Van’da özellikle XVI. yüzyılın ikinci yarısında yoğun faaliyet gözlenmektedir[29].

Ordunun bütün demir cephane arabalarıyla ahşap nakliye arabaları da Tophane fabrikalarında imal edilirdi. Taşradaki fabrikalara gelince; Hendek Hizar Fabrikası, Konya Güherçile Fabrikası, Kayseri Güherçile Fabrikası, Hizargrad Fabrikası daima faaliyet halindedir[30]. Fatih Sultan Mehmet döneminde Osmanlı Devleti’nin sınırlarını genişletmek ve hakimiyetlerini artırmak için muhasara topçuluğu çok gelişmişti. Dağlık arazilerde bulunan kalelerin muhasara edilmeleri için seyyar top dökümüne başlanmıştır. Edirne ve İstanbul’da tophane olmasına rağmen top götürmenin müşkül olduğu bölgelerde kısa sürede seyyar top dökümhaneleri kurulmakta ve top dökümü yapılmaktaydı[31].

ÜÇÜNCÜ BÖLÜMOSMANLI ORDUSUNUN KULLANDIĞI ATEŞLİ SİLAHLAR VE ÜRETİMİ1. TOP
Osmanlı ordusunda topun kullanılması tüfekten daha erken ve daha çabuk olmakla beraber bu devirdeki topçu cephane ve mühimmat hakkında esaslı ve kafi bilgiye rastlanmamıştır. Yivli olmayan ve ağzından doldurulan ilk Osmanlı toplarında kullanılan mermilerle “gülle” denir ve bunlar taştan, demirden ve diğer madenlerden yusyuvarlak olarak yapılırdı[1]. Osmanlı Beyliği’nde topun ilk kullanılışı Şehzade Süleyman Paşa’nın Gelibolu’yu muhasarasında (1354) olduğu anlaşılıyor. Öte yandan topun ilk kullanıldığı savaş I. Kosova Savaşı’dır. Bu savaşta Osmanlı ordusunda 100’den fazla top bulunuyordu. Bu zamanda topun küçük modeli kullanılmaya başlamıştır[2].

Osmanlı topçuluğu, II. Murad zamanında gelişmeye başladı. Bu çerçeve içinde Selanik’in kuşatılması ve zaptı sırasında top vardır. Ancak bu toplar çok etkili değildir. II. Murat Belgrat’ı altı ay süren kuşatma ile başarısızlığa uğradı. Önce demir madenleri ile ünlü Nevamberda’yı ele geçirdi. Bu maden ocaklarında Osmanlılar yüzyıllar boyunca Osmanlılar mermi yapmışlardır.II. Murat birçok seferi sırasında top kullanarak başarılar elde etmiş devletin sınırlarını genişletmiştir[3]. Topçuluk II. Beyazıd devrinde de önemini korumuş, hatta Fatih devrinde gelişimini devam ettirmiştir. XVI. yüzyılda da Türk topçuluğu gelişmesine devam etti. II. Beyazıd takiben hüküm süren Yavuz Sultan Selim ve Kanuni Sultan Süleyman döneminde de mükemmel toplar dökülmüştür[4]. İstanbul’un fethine kadar gerçekleşene kale kuşatmalarında ve meydan savaşlarında kullanılan top miktarında büyük artışlar olmuştur. Fatih, İstanbul’un fethi hazırlıkları çerçevesinde Rumeli hisarının inşasını ve Anadolu Hisarı’nın tamirini gerçekleştirdikten sonra bu kalelere toplarında yerleştirilmesini emretti[5]. Topçuluk bilhassa Fatih Sultan Mehmet zamanında gelişme göstermiştir. İstanbul’un Galata tarafındaki Tophane mevkii kapukulu ocakları için yapılmıştır. Topa lazım olan demir, Rumeli ve Anadolu’daki madenlerden tedarik ediliyordu. Top dökümhanelerinden başka birde topçu ocağı vardı. İki sınıf topçu ocağı vardı. Bunlardan biri top dökücüleri ve diğeri top atan efrad olmak üzere 2 kısımdı. Top dökücü çırakları tezgahlarda yetişerek usta olurdu. Topçu ocaklarında ve fabrikalarda bunların yanında birçok eleman çalışırdı[6].

1.1. Dökülen Top Çeşitleri
XVI. yüzyılda Osmanlı Devleti’nin değişik türlerde çok sayıda Tophane-i Amire’de döktürdüğü ve ihtiyacının büyük oranda bundan karşılandığı bilinir. Bunlardan Bacaluska; büyük çaplı muhasara toplarından birisi olup Batı kökenli bir kelime olması nedeniyle farklı dillerde farklı şekilde telaffuz edilmiştir. Bacaluska topları taş ve bakır gülle olmakla birlikte daha çok gülle atmakta kullanılmıştır. Bu topların boyları, 30 karış ile 9 karış arası değişmekteydi. Osmanlı’nın kullandığı diğer bir top ise Kanon’du. Bu topa Fransızlar “canch” demiştir. Kanonlar Fransız ve Burgonyalı top döküm ustaları tarafından 1465 ve 1477 yılları arasında güçlü gemilerde kullanılmak üzere gelişmiştir. Tekerlekli olarak tasarlanan bu topların namluları atış sonrası güvertenin içine girdiğinden çabuk bir şekilde tekrar doldurulmasına imkan sağlamıştır. Osmanlı’da Kolombor diye zikredilen bir top daha vardır. Karada ve gemilerde kullanılan menzil topunun adıdır. Uzun menzilli toplar arasında değerlendirilecek bir top olup XVI. yüzyılın başlarından itibaren Osmanlılarda kara ve deniz savaşlarında kullanılmaya başlanmıştır. Toptan çok tüfek görüntüsünde olan kolobornanın ilk örnekleri 1425 yılında Akdeniz çevresinde görülmeye başlamıştır. Bu silahlar hayli ağır olduğu için genellikle kalelerin mazgallarında, metrislerde veya ucu çatallı bir destek üzerine konularak kullanılmaktaydı.

Osmanlı içinde kullanılagelen diğer bir top çeşidi ise Darbzen adlı toptur. Arapça “darb” kelimesinden türemiş kelime ıstılahı olarak “kale döğen top” anlamında kullanılmıştır. Bu toplar Osmanlı ordusunda piyade ve dağ tapu vazifesi gören toplardandır. Çap ve gülle küçüklüğüne rağmen, çağına göre geri atış yapabilen ve en çok rağbet gören toplardan birisi olarak kabul edilir. Boyutlarına göre ayrılırdı. Sahi Darbzen topları en çok kullanılanıdır. Miyade Darbzen orta boy olup ağırlığı bilinmiyor. Küçük darbzen ise sadece darbzen olarak isimlendirilirdi[7].

1.2. Günümüze Ulaşan Toplar
Fatih Sultan Mehmed devrinde ve öncesinde yapılan topların pek çoğunun büyük çaplı muhasara topları olduğu bilinmektedir. Daha sonraki yüzyıllarda muhasara savaşları yerlerini büyük ölçüde meydan savaşlarına bırakmış ve bu sebeple muhasara toplarının önemi azalmıştır. Ayrıca barut sarfiyatı çok olan topların hantallığı sebebiyle taşınması büyük sıkıntılara sebebiyet veren bu toplar daha sonraki yüzyıllarda parçalanmış ve daha küçük toplar yapılmak suretiyle eritilmiştir. Bu sebeple bu dönemden günümüze çok az sayıda top ulaşmıştır. Yapılan çalışmalara göre Fatih Sultan Mehmet devrinden bu güne ulaşan topların ve daha önceki topların sayısının arttığı görülmektedir. Bunların iki parçalı bir top olup aşağıda bahsedileceği gibi yurt dışındadır. Kalan beş toptan dördü hemen hemen herbirinin aynıdır. Son bir top ise Askeri Müze bahçesinde olup günümüze ulaşan Osmanlı topları arasında en dikkat çekenlerinden birisidir. Bu dönemden günümüze ulaşan toplar, iki parçadan oluşan vidalı muhasara topu, süslü top ve diğer toplardır[8].

1.3. Gülle ve Fındık Yapımı
XVI. yüzyıl Anadolu’sunda mevcut tophaneler ve top döküm teknikleri hakkında bilgilerimiz yok denecek kadar az olmasına rağmen gülle ve fındık üretimine ilişkin detaylı bilgiye ulaşmamız mümkün olmaktadır. Anadolu’nun batısında bulunan köklü geçmişe sahip olan Bilecik madeni ile Kiğı madeni oldukça hizmet vermişlerdir. Van’a tabi Karcikan ve Gevar nahiyelerinde birkaç bölgede bulunan demir madenlerinin ömrü diğerleri kadar uzun olmamıştır.

Gülle ve fındık dökümü demirin yanısıra kurşun madeniyle de yapılabilmekteydi. Ancak demire oranla Anadolu’da daha az bulunan kurşun madeni, top güllesinden ziyade tüfek fındığı imali için kullanılırdı. Anadolu’daki en önemli gülle ve fındık döküm merkezinin Van şehri olduğuna şüphe yoktur. Hakkari’den gönderilen kurşun Van’da istenilen standartlara uygun olarak gülle ve fındık imal etmek için kullanılmakta ve burdan ihtiyaç duyulan mahallere sevk edilmekteydi. Bazen kurşunun ihtiyaç mahalline işlenmeden gönderildiği de olurdu. Miktarı belli olmamakla birlikte Van’dan ilk kurşun gülle sevkıyatı 15-71 yılında Basra’ya gerçekleştirilmiştir.

Anadolu’daki diğer önemli kurşun gülle ve fındık döküm merkezi Erzurum’dur. Çetha madeninden gönderilen kurşun Erzurum tophanesinde gülle ve fındık olarak işlenmekteydi. Erzurum beylerbeyine gönderilen hükümle hasıl olan kurşundan 30.000 adet tüfek fındığının dökülmesi emredilmiştir. Kurşunun Erzurum’da gülle ve fındık olarak işlenmeden ham olarak Bağdat’a sevk edilmesi nakliyenin daha kolay olmasıdır.

2. TÜFEK2.1. Tüfeğin İlk Olarak Osmanlı Devleti’nde Kullanışı
XV. yy.da Osmanlı ordusunun büyük bölümü ok, yay, kılıç, gürz, mızrak gibi geleneksel silahlarla donatılmış olmakla birlikte sınırlı düzeyde de olsa tüfek kullanmaktaydı[9].

Hafif ateşli silahlardan olan tüfek, teknolojik ilerlemeyle birlikte gelişme göstermiş, çeşitli tip ve modelde imal edilmiştir. Avrupa’da uzun yıllar savaşlarda kullanılan doldurmalı ve masalı tüfekler hem zahmetli hem de yağmurlu havalarda kullanılması zordur. Geliştirilmiş bir ateşlemeye sahip olan çakmaklı tüfekler, önceleri karmaşık teknolojisi ve pahalı üretiminden dolayı yaygın hale gelmedi. XVIII. yy. ikinci yarısından itibaren yaygınlaşan çakmaklı tüfeklerde doldurma işlemi kolay olmasına rağmen yüzyılın sonuna doğru kullanılması yaygınlaşmıştır[10]. Osmanlının tüfeği hangi tarihte kullandığı kesin bir tarih verilmemek suretiyle tüfekli yeniçerilerin boynuz şeklinde, barut mahfazasını sağ kol altında bel kemerine asılı olarak fişekleri de yine bel kemerine asılı ve arkada bulunan bir çanta içinde taşıdıkları bilinmektedir[11]. Osmanlı’da tüfeğin ilk kullanılış yılı hakkında gerçek bir tarih tespit etmek mümkün olmamakla beraber, 1402 tarihinde Ankara savaşında, 1421 yılında Düzmece Mustafa hadisesinde, 1430 Selanik fethinde ve 1422’de Sivrihisar kuşatmasında tüfek kullanıldığı bilinmektedir. 1444 yılına gelindiğinde Varna Savaşı’nda top ve tüfek geniş ölçüde kullanılmıştır. II. Murat devrinde tüfeğin Osmanlı ordusunda kabul edilmiş olduğu anlaşılmaktadır. Esasen Fatih devrinde orduda tüfekçi bir fırka bulunduğu ve harplerde, kale müdafaasında veya taarruzunda olduğu gibi meydan muharebelerinde de bu silahın kullanıldığı bilinir[12]. Abdulaziz bütün ordunun son sistem tüfeklerine teçhiz edilmesini emretti. Bunun için derhal Prusya’ya tüfek sipariş etti. Prusyalılar bu sırada dakikada on beş, yirmi kurşun atan iğneli tüfek icat ettiler. Osmanlı bu yeni silahı kabul eden ilk devletlerden oldu[13].

2.2. Osmanlı Devleti’nde Tüfek İmalatı
Osmanlı Devleti’nde ilk olarak tüfek imal edildiğine dair kayıtlar 1524-25 tarihlidir. Osmanlı Devleti’nde ateşli silahların dökümünde ve kullanılmasında önemli yeri bulunan yabancı ustaların ismi bütçe defterlerinde geçmektedir. Osmanlı devletinde top hariç ordunun ihtiyaç duyacağı hemen hemen her türlü savaş araç ve gereçleri cebeci ocağında imal edilip muhafaza  edilmekteydi. Aslında tüfekler metal ve ahşap olmak üzere iki ayrı kısımda imali düşünülürse ikisinin de farklı iş kolları olarak uyumla çalıştığı görülmektedir. Metal tüfekler tophanede özel demirci ustalar tarafından imal edilirdi. Cephaneye getirilen metal ve ahşap aksamlar burada birleştirilerek tüfekler kullanıma hazır hale gelirdi. Cebeci ocağının tek görev yeri İstanbul değildi. Anadolu’nun çeşitli yerlerinde de tüfek imal edilirdi. Tüfek imali devlet kontrolünde yapılırdı. Anadolu’da baş gösteren Celali isyanlarında tüfek celaliler tarafından da kullanılmaya başlanmıştır. Kullanım artıkça üretimde de gelişmeler olmuştur. Zamanla kaçakçılık ortaya çıkmıştır.

2.3. Osmanlı Tüfeklerinin Genel Özellikleri
Tüfeğin Osmanlı’daki gelişimi Avrupa’daki gelişim seyrini takip etmiştir. İlk kullanılan ağır metris tüfekleri olmuştur. Onu sırasıyla fitilli tüfekler, zemberekli ve fitilli musketler takip etmiştir. Fitilli tüfeklerin yoğun olduğu dönen XVI. yy.dır. bu dönemde Osmanlı tüfeklerinin namluları Avrupalılarınkinden daha uzun ve namlu çapı geniştir. Fitili tüfeklerin yapım teknikleri açısından iki kısımda ele alıp incelenmesi mümkündür. Tüfeğin asıl önemli kısmı metal aksam yani ateşleme gerçekleştirildiği namlu ve mekanizma bölümü teşkil eder. Osmanlı tüfeklerinin namluları çelik veya özel su verilerek şekillenmiş menevşeli çelikten döküm tekniği yapılmıştır. Fitili tüfeklerin içleri yivsizdir. Dış gövdeleri dıştan köşeli ve silindirik olup uç kısma doğru incelirdi. Arpacık ve gez-gör namlunun en önemli unsurlarıydı. Namlu gerisinde yer alan nişangah sistemi namlu ile birlikte sırasında gövdeye birleştirilmiş, namlu yüzeyinde oldukça yüksek ve üçgen şeklindeydi. Osmanlı tüfeklerinin dipçik kabza ve kundakları yekpare ahşaptan olup formları onları diğer milletlerin silahlarından bariz şekilde ayırır. XVI. yy. tüfeklerinde dikkat çeken diğer önemli bir unsur kontrol damgalarının bulunmasıdır. Genellikle namlunun üzerinde yer alan kontrol damgalarına yer yer tespit levhaları ve dipçiklerde de rastlamak mümkündür. Silahlarda Osmanlı ve Kayı boyu damgası bulunurdu.

2.4. XVI. Yüzyılda İmal Edilen Osmanlı Tüfekleri2.4.1. Metris Tüfekleri
Sonraki dönemlerde çakmakları da imal edilen bu tüfekler çok ağır oldukları için metris adı verilen toprak siperlerde kullanılmışlardır. Bu tüfeklerin namlu ile dipçik arasında bulunan muylular tüfeğin dikey bir ayak yardımıyla yerden destekli olarak ateşlenmesini sağlar. Böylece toprağa çakılan çatal ayak üzerindeki tüfeğin her geri tepme hızı azalmış hem de hedefe isabetli atış yapması sağlanmış olmaktadır. Bu tüfeklerin boyu 120 ile 160 cm arasıdır.

2.4.2. Fitilli Tüfekler
Bu tüfekler daha hafif elde taşınabilir niteliktedir. Başlangıçta bu tüfeklerde bir çatal ayak üzerinde ateşlenmişlerdir. Birçok yerli ve yabancı kaynakta arkebüz adı verilmiş bu tüfek Osmanlı tarafından kullanılmıştır.

2.4.3. Musketler
XVI. yüzyıldan itibaren kullanılmaya başlayan fitilli tüfeklere göre boy ve ağırlık yönünden daha kullanışlı musketlerin hem fitilli hem de zemberekli tüfekleri kullanılmıştır.

3. TABANCA
Tabancanın Osmanlı ordusunda kullanılmaya başlaması tüfekten yaklaşık yüz, yüz elli sene sonra XVI. yy. ortalarından itibaren mümkün olmuştur. Dönemin ateşli silahları tek atışlı olduğundan, ikinci atış için silahın hazırlanması vakit ve can kaybına neden olacağından, savaşçının taşıdığı silah sayısının fazla olması büyük avantaj sağlamıştır. Bu sebepten tüfek gibi ağır bir silah yerine tabanca kullanımı tercih edilmiştir. Mekanizma açısından diğer ateşli silahlarla aynı aşamaları geçiren tabancalar form açısından da zaman içinde küçülmüş daha kullanışlı hale gelmiştir. Yine diğer silahlar gibi İstanbul silah atölyelerinde imal edilmiştir[14].

 SONUÇ
Küçük bir beylikten bir imparatorluk haline gelen Osmanlı Devleti’nin büyümesinde en büyük faktörlerden birisi de kullanmış oldukları silahlar ve silah teknolojilerini iyi takip etmeleri etkili olmuştur. Osmanlılar silahlar konusunda kısa zamanda büyük gelişmelere meç atmışlar ve bu gelişmeleri kısa sürede dünyanın pek çok ülkesine ulaştırmışlardır. Öte yandan ateşli silah üretimine büyük önem vererek bu konuyu daha çok geliştirmek için kısa sürede büyük askeri tesisler inşa etmişlerdir. Bu bağlamda dünyada ilk kez devlet eliyle işletilen top ve tüfek gibi ateşli silahlar üreten fabrikalar kurmuşlar ve burada seri üretim yapmışlardır.

Osmanlı Devleti seferde kullanılan silah ve mühimmatı zamanından önce tedarik etmeye çalışmıştır. Sistemli bir şekilde mühimmat ya bölge halkından vergi karşılığı alınmış ya da bulunan yerlerden satın olmak suretiyle tedarik edilmiştir. Ayrıca Osmanlı Devleti içinde topun ilk yıllardan kullanılmaya başlamasından Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin kuruluşunda kullanıldığı modern toplara kadar gerek imdat gerek kullanım yönünde Osmanlı sürekli ilerleme takip etmiştir. Nitekim Çanakkale Savaşı’nda itilaf devletlerin kullanmış olduğu askeri güç ve teknolojiler ve gelişmiş silahlar konusunda Osmanlı İmparatorluğu’nun hiç küçümsenecek durumda olmadığı anlaşılır. Osmanlı Devleti’nde çağın gereklerinden ve teknolojinin yeterince yararlandığı ortaya çıkmaktadır.

Zamanın şartlarına göre, modern silahlar kullanan Osmanlı Devleti, kendi imkanları çerçevesinde savaşlarda ve fetihlerde kullanılmak üzere silah imal etmişler. İstanbul’un fethinden sonra silah sanayisinde önemli gelişmeler sağlanmış ve Osmanlı Devleti kısa süre içerisinde teşkilatçıları ve kullanmış oldukları silahlar neticesinde sınırlarını genişletmişler kazandığı zaferler ve yaptığı büyük akınlar sonucu 600 yıl boyunca tarihin en muasır devri olarak tarih sahnesinde kalmayı başarmışlardır

Navigasyon

[0] Mesajlar